Cevap: 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde kamuya yansıyan yolsuzluk soruşturmaları bağlamında çok sayıda delil haber medyasında yer aldı, ancak soruşturmayı yapan polis müfettişleri ve savcılar görevlerinden alındı ve yargı işlemez hale getirildi. Bunu bir nefret söylemi, mitingler ve medya yoluyla karalama kampanyası ve cadı avı takip etti ve bir sosyal hareket toplu cezalandırılmaya tabi tutuldu.
Türkiye’de yolsuzluk vakaları eskiden beri olmasına rağmen, delilleri haberlere yansıyan, polis ve yargı eliyle soruşturulurken hükümet tarafından engellenmeye çalışılan bu çapta bir yolsuzluk görülmemiştir. Bu olay mevzi değil, sistemik bir yolsuzluktur. Söylentiden ibaret değil, belgelerle ortaya konmuştur. Daha önceki yolsuzluk vakalarının hepsinde olmasa da bir çoğunda hukuki süreç işleyip suçlular cezalandırılmıştır. Halbuki 17-25 Aralık vakasında hukuki süreç daha baştan durdurulmuş, polis ve yargı mensupları görevden alınmış ve sonra da hapsedilmiştir. Bu bakımdan Türkiye tarihinde bu vakanın bir benzeri yoktur ve basında “cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturması” olarak kayda geçmiştir.
Yolsuzluk soruşturmalarının başlangıcı devlet organlarının rapor ve ihtarlarıdır. Rüşvet vakaları ilk olarak Nisan 2011 tarihinde MIT tarafından başbakana bildirilmiştir. Soruşturma esnasında çok sayıda somut deliller ele geçirilmiştir. Nitekim soruşturmaların Türkiye’de durdurulmasından sonra 2016’da Amerika’da tutuklanan Reza Zarrab, birçok devlet yetkilisine milyonlarca dolar değerinde rüşvet verdiğini itiraf etmiş, bu itiraflar ve başka deliller ışığında yolsuzluğun vuku bulduğu 2018’de Amerika Birleşik Devletleri New York mahkemesince de tescil edilmiştir.
Soruşturmaları yürütenler, polis teşkilatı ve yargıdaki devlet görevlileridir. Bu kişilerin sosyal aidiyetleri üzerine çıkarımlar yapmak objektiflikten uzaktır. Ancak Hizmet hareketiyle irtibatlı yayın kurumları, köşe yazarları ve Hocaefendi, bu soruşturmaların tamamlanması ve yolsuzluğa karıştığı iddia edilenlerin yargılanmasını desteklenmiştir. Bu objektif bir gözlemdir.
17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları ve elde edilen delillerin bir kısmı basına yansıdıktan sonra soruşturmayı yürüten polis müfettişleri ve savcılar görevlerinden alındığında tepki veren sadece Hizmet hareketi değildir. Hizmet hareketine yakınlığıyla bilinen medyanın tepkisi, hükümete yakın medya dışındaki ana akım diğer medya organlarından farklı olmamıştır. Bu yolsuzluk soruşturmaları ve hükümetin bunları örtbas etme girişimine Türkiye halkı da ciddi tepki vermiştir. Balkonlardan ayakkabı sallamak ve ayakkabı kutularıyla yapılan protestolar ülke çapına yayılmıştır. Önüne ayakkabı kutuları koyan dükkanları polis basmıştır. İstanbul’un Taksim meydanında sırtına hırsız yazıp bekleyen protestocular görülmüştür. AKP dışındaki bütün siyasi partiler de mitinglerinde yolsuzluk konusunu gündeme getirmişler ve yargıya müdahaleye karşı çıkmışlardır. Sonradan hükümet ortağı olan MHP lideri Devlet Bahçeli, o dönemde basına bir röportajda, çalışma ofisinde 17:25’e ayarladığı ve pilini çıkardığı saatini göstererek “buradan da anlayabilirsiniz ki, biz 17-25 Aralık hesabının sorulması vaadimizden asla geri adim atmayız” demiştir. Ancak hükümetin meselenin üzerine polis gücüyle gittiğini ve bunu bir cadı avına dönüştürdüğünü görünce halkın çoğunluğu ve muhalefet partileri korkarak kenara çekilmiştir. Hizmet hareketi ise cadı avının doğrudan hedefi olmuş, Türkiye tarihinin en vahim insan hakları ihlallerini içeren bir kollektif sindirme ve yok etme kampanyasına maruz kalmıştır.
Hizmet hareketinin bu bağlamdaki tepkisi sadece yolsuzluk soruşturmalarının örtbas edilmeye çalışılmasına değildir. Aynı zamanda bir sivil toplum hareketine toptan iftira, nefret söylemi ve bu vesileyle hükümetin yargının bağımsızlığını ortadan kaldırma girişimi söz konusudur. İktidar bu soruşturmaları vesile yaparak yargının bağımsızlığını ortadan kaldırma sürecine girmiş, bunu meşru göstermek için de soruşturmaları bir “yargı darbesi” olarak nitelemiş ve bu sözde “darbe”nin faillerinin yargıdaki Hizmet sempatizanları olduğunu medya diliyle iddia etmiştir. Soruşturmaların yargıya intikal etmesi ve hukuki sürecin işlemesine tahammül edemeyen hükümet, bunu bir hükümet düşmanlığı, hatta vatana ihanet meselesi şeklinde tasvir edip Hizmet hareketini düşmanlaştırmış ve meseleyi hukuki zeminden siyaset zeminine taşımıştır. Başbakan Erdoğan başta olmak üzere hükümet yetkilileri nefret söylemi ve medya karalama kampanyaları yürütmüşler, Hizmet hareketi mensuplarını insanlık dışı gösterici bir cadı avına girişmişlerdir.
MIT’in 2011 ve 2013’de iki defa başbakana rapor ettiği yolsuzluk vakası daha sonra soruşturma mevzuu olmuştur. 2013’ün ilk aylarında başlayan soruşturmalardan haberdar olan hükümet, Hizmet hareketini düşmanlaştırmaya zaten niyet etmiştir. Donemin başbakanı Erdoğan’ın “bir savcı ve üç polisle bir terör örgütü ilan ederiz” dediği basına yansımış, iktidara yakın köşe yazarları bu niyete işaret eden yazılar yayınlamışlardır. Erdoğan iktidarı, Ağustos 2013’de üniversite hazırlık dershanelerini kapatma kararı alarak, bu soruşturmaların kamuya yansıdığı anda dershanelerin kapatılmasına bir tepki olarak algılanması için gereken zemini oluşturmuştur.
Hizmet hareketinin tepkisi bir yönüyle yapılan iftiraya mukabil kendisini müdafaa ve temize çıkarma gayretidir.
